YERLİ SİMYACI
Anadolu da yaşanmış bir hikaye.
YAŞANMIŞ BİR HİKAYE
(TAKKECİ İBRAHİM AĞA CAMİİNİN YAPILIŞ HİKAYESİ))
İnsanlık adına zor sınavdan geçtiğimiz günleri yaşıyoruz. Sınavı; bireysel, millet ve insanlık olarak başarı ile verebilmeyi Rabbimden dilerim.
Ben bugün bu kasvetli ortamda sizlerle Anadolu da yaşanmış bir hikaye ye bağlı olarak tespitlerimi paylaşarak nazar-i dikkatinize sunmaya çalışacağım. Sosyal ve kültürel değerlerimize, medeniyetimizin ürettiklerine ilgisi olan herkesin dikkatini çekeceğini umarım. Aslında yıllar önce bir gazete köşesinde okuduğum bir edebiyat eleştirmeninin düşünceleri idi bunlar.
Bilenleriniz çoktur “Simyacı “ diye bestseller (çok satan) olmuş milyonlar adedince basılmış Brezilya lı yazar Paulo Coelho ait kitabı 30 yıldan fazla oldu sanırım okumuştum. Fakat esas okuma 10-15 yıl sonra okuduğum edebiyat eleştirisi ile oldu.
Şöyle diyordu eleştirmen;
Dünyada edebiyat dünyasını kasıp kavuran Simyacı adlı kitapta geçen olayların konusunun daha özgün bir şekilde Anadolu topraklarında yaşanmış olduğunu söylüyordu. Bazılarına göre Simyacının hikayesi burudan alınma idi.
Osmanlıda 1500 yıllarda Topkapı Surları dışında Zeytinburnu’ nda kenar mahallede Takkeci İbrahim Efendi diye bir zat yaşarmış. Ahır ömründe takke yaparak kıt kanaat geçinirken bir cami yaptırmayı hep hayal eder çevresine anlatır dururmuş. Eşi dahil tüm dostları sen derme çatma yıkıldı yıkılacak bir evde geçimini takkecilikle zar zor sağlarken cami ne ile yaptıracaksın diyerek alay ederlermiş. Kenar Mahallede olması nedeniyle her Merkezefendi ve Mevlanakapı camilerine gidip gelirken hayalleri depreşir dururmuş, ah bir zengin olsam da şu mahalleye bir cami yaptırsam der durur her yalnız kaldığında bunu düşünürmüş. Bir gece rüyasında ak sakallı bir zat İbrahim Efendi ye “kalk var git Bağdat’a senin orda 3 salkım rızkın var onu ye gel demiş”. Uyanan İbrahim efendi rüyasına bir anlam verememiş. Ertesi gün Karmaşık duygular ile yine takke yapmaya devam ederken yorgunluk ve sıcaktan içi geçmiş oturduğu yerde kendinden geçmiş. Hayal- meyal, rüya karışık halde gece rüyasında gördüğü zat karşısına çıkmış. İbrahim Efendi hala sen buradasın rızkının peşinden neden gitmedin der. İbrahim efendi kendine gelir ama bu durum o kadar gerçek gelir ki ona ak sakallı zatı aramaya koyulur. Telaşlı telaşlı dolanırken hanımı sorar; ne oluyor bey ne arıyorsun . Durumu anlatır. Rüyadır, rüyadır der geçiştirir. Fakat İbrahim efendiye gerçek gibi gelerek çok etkilendiğinden kararlı bir ifadeyle hanımına dönerek; heybemi ve yolluğumu hazırla Bağdat’ a gidiyorum demiş. Hanımının itirazlarına rağmen yollara düşmüş. Bağdat nerde , 3 salkım üzüm nerde ve nasıl yenecek bir sürü belirsizlikle aylarca yol almış. Sonunda sora sora Bağdat bulunur derler ya Bağdat görünmüş ve şehrin girişinde bir hana gelmiş. Üzüm salkımlarını, nerede bulacak gibi karışık duygularla, perişan halde aç ve yorgun oturmuş , hancıdan bir su istemiş. Heybede kalan kuru ekmekleri çıkarmış masaya koymuş. Hancı suyu getirmiş, bakmış adamın haline, tüccar desen tüccara benzemiyor ve heybesinden çıkardığı kuru ekmekleri görünce suyu bırakarak hanın arkasına yönelmiş, asmadan 3 salkım üzüm koparak getirip masaya önüne koymuş. İbrahim Efendinin gözleri yerinden fırlamış. Sesini çıkarmamış. Evet Elhamdulillah rızkım buymuş demek.
Hancı bu garip yolcunun merakından masasına oturmuş. Efendi demiş buralara gelen giden adamlara benzemiyorsun. Hayırdır nereden gelir ne tarafa gidersin der. İbrahim Efendi evet der ben tüccar değilim . İstanbul dan gelirim Bir rüya gördüm , iki kez arka arkaya . Rüyamda” kalk git Bağdat’ a 3 salkım üzüm rızkın var onu ye gel” dediler bende geldim. Başka bir gayem de yok demiş. Hancı hayret ve biraz da alaylı ifade ile vallahi sen delisin divanesin. Rüya ile amel olunmaz bilmezmisin. Bir rüya sebebiyle aylar süren yolculuğa çıkılıp buralara gelmek akıl kari değil. Ben iki yıldır sık sık rüyamda İstanbul da Takkeci İbrahim Efendinin evinin avlusunda taşın altında gömülü 3 küp altın var derler ama bu rüyadır. Bundan dolayı “delimiyim ki senin gibi yollara düşeyim ve İstanbul’a kalkıp gideyim” der. İbrahim efendinin içi coşar kendini açık etmez. Deryalar tutuştu der ve İstanbul’a geri döner. Avludaki taşın altını kazarak 3 küp altın bulur ve bugün de Halen Zeytinburnu nda evinin yerinde bulunan Takkeci İbrahim Ağa Camiini yaptırır.
Bu ve bunun gibi bir çok menkıbeler üreten bu toprakların ürettiği kültür ve değerlerin tam farkında olamamak ve en az 300 yıldır bilinç altımıza pompalanan ve tek çıkış yolu ve üstün değer ve birikimleri üreteceğine inanılan batı kültürüne, kendi birikimlerimizi reddi miras ederek tek yönlü yöneltilme nedeniyle bize ait değer ve hazinelerimizi fark edemeyen millet olduk. Kendi adıma söylersem 25 yılı bulan eğitim hayatı müfredatlarında bu topraklarda yetişmiş Mevlana'ya, Malatya, Sivas ve Konya ya gelerek ikamet etmiş Muhyiddin Arabi’ye rastlamadım. 40 yaşından sonra tanıdım.
Buradan konumuz olan Simyacı ya geçersek, burda geçen sufi ve tasavvufi yolculuklar değerlerimizden çalınma değilmi?. Umarım bir merak oluşturduk. Özellikle mili ve manevi değerlere ilgisi olan sosyal bilimlere yatkınlığı olan, toplumları etkileyen ve onlara hitap edenler bilmeliyiz ki bu kadim medeniyet bir hazinedir, üstünde oturmaktayız, iyi okunursa ,küresel ve evrensel çağın bilgilerine sahip genç nesillerimiz bu milleti dünyanın merkezine taşıyacaktır umuduyla. Tabi ki bu farkındalık ve merak oluşturabilmeliyiz.
Sıkılmadınız umarım. İyi okumalar.